buz olup yangınlar söndürmek istiyorum,
gemiler batırmak..
bez olup ön camı silmek..
allık olmak istiyorum yanakta,
parfüm olup kıvrımlara sinmek..
tuz olmak istiyorum tat vermek için
ve şeker;
yüzü güldürmek...
kum olmak; sarmak ısıtmak
sabun olmak temizlemek
su olmak istiyorum; yaşam vermek
su olmak, kana kana içsinler diye
su olmak, yıkansınlar diye.
su olmak; can almak..
yastık olup başının şeklini almak istiyorum,
çarşaf olup sıcaklığını tutmak, kırışmadan toplanmadan
ve düğme olup göğsünde iliklenmek;
tüm dikkatleri üzerime çekmek için..
ne zaman bu dünyadan ve insanlardan vazgeçsem, nesneler arasında yerimi belirliyorum..
ne zaman anlaşılmadığımı düşünsem, yeni arkadaşlar buluyorum kendime..
ne zaman üşüsem, üzülsem ”kim”lerden, ”ne”lere kaçıyorum..
nesnelleşiyorum biraz da; arınıyorum;
yok olmadan, bölünmeden, payını almadan; sadeleştirmeden onlar beni;
ben sadeleşiyorum..
çünkü;
hayatın noktadan sonraki sıfırlara tahammülü yok;
artık iyi biliyorum..
zynp
Cuma, Ağustos 03, 2007
Perşembe, Ağustos 02, 2007
2007 - 1977 = 30 ..
çoğunlukla üzerimde asılı duran neşenin yanısıra, bilen bilir; bazen dalar giderim, hüznü severim.. hüznün, varoluşa bir derinlik verdiği kanaatindeyim..
varoluşumun 30. yılında hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor; ağır aksak bazen, bazen hızlı hızlı..
son 3 senedir sürekli büyüyorum; ilk 27 sene olamadığı kadar hem de.. insan örselendikçe dayanıklı hale geliyor, sağlam kabuk bağlıyor, buruluyor ama dağılmıyor, biliyorum.. yaşananlar, niceliklerinden ziyade, nitelikleriyle büyütüyor sizi..
21. yy.da feleğin çemberi eski anlamını taşımıyor artık, o kadar uzaklarda durmuyor; özel sektörde çalışmak, en az 1 defa aşık olmak, paraya dayalı düzene sıkışıp kalmak, içiniz yanarak "eyvallah" demek bazen, sizi yanmadan çemberden geçiriyor bir şekilde.. ahlak kavramınız değişiyor biraz; azalmıyor, yok olmuyor ama şekli değişiyor daha insani ve toleranslı bir hal alıyor, çünkü hayat kuralları yıkıyor işte, ister istemez.. bu yüzyılda, kişiliğinizden ödün vermeden yaşayabilmek sizi kısıtlıyor, yoruyor.. bazen parasız ve aç, bazen yalnız bırakıyor, savuruyor kılıcını hayat, denk gelen nasibini alıyor..
2 farklı çağda yaşadım ben, 2 farklı çağdan geçtim; çağdaşlarımın nasıl yozlaştığını gördüm.. kitaplara, şiirlere sığınmak yetmedi bazen, arkadaşlar koruyamadı, engelleyemedi olacakları; ama ağladım geçti hep.. ağlamak, ruhun yıkanması sanki, bir iç tufan.. gözyaşları sonsuz bir kaynak, aklından geçeni içinden atan.. ağlayabilmek büyük meziyet, azaltmaz sizi, küçültmez yanlış kurulmuş cümleler gibi, iyi seçilmemiş acele sözcükler gibi kalp kırmaz.. ağlamak bir kabulleniş aslında sessizce yapılan, bir yakarış ve çözümsüzlüğü kabulleniş.. ağlamak, unutmanın başlangıcı, azalırken çoğalmak.. bir pazarlık hayatla..
"ne yapsan olmuyor gözüm
terketmiyor bizi hüzün
bir macera yaşamak dediğin
küçük zamanlar harmanı
sevindiğin üzüldüğün
hatırlamaktan ibaret
hatıralar nihayet
tesellisi çok zor sözün"
sözcükleri iyi kullanıyorum, dil dövüş sanatıyla uğraşıyorum, istersem güzel kalp kırabiliyorum sözcüklerle ama bir o kadar da kırılıyorum söylenenlere hatta daha söylenmemiş akıldan geçenlere.. akıldan geçerken fikirler, gözlerden de geçiyor çünkü.. ve onlar yalan söyleyemiyor insan ne kadar kirlenmiş olsa da..
mutluluk bir süreç değil, kendi kendime bunu tekrarlıyorum son zamanlarda, mutlu olduğum anların tadını çıkarmaya çalışıyorum.. geriye ne kadar zamanım kaldığını bilmiyorum, kaç mutlu an kaldı, kaç umut, kaç aşk.. sadece 5m. önümü görerek ilerlemeye çalışıyorum, önüme çıkanların hepsini hayatıma almıyorum, sadece değecek olanlarla görüşüyorum çünkü artık biliyorum ki; gereksiz eşyalar gibi gereksiz insanlar da var hayatta.. onları ihtiyacı olanlara bırakıyorum, ben genel olarak işime yaramayanı atıyorum, biriktirmiyorum..
"ne gemiler yaktım, ne gemiler yaktım
o kadar yandı ki canım sonunda karşıdan baktım
ne göreyim kendime yıldızlardan daha uzaktım"
birçok renk karıştırıyorum içimde, birçoğunu saklıyorum hatta, fazlaca göstermiyorum etrafa.. çok yakına gelmelisiniz, bütün önyargılardan arınarak, samimiyetle gülümseyerek, çok yakına gelmelisiniz ki kendimi gösterebileyim size.. içimdeki renk paletinin kapağını açabilmem için size güvenmeliyim yoksa yumuşak karnıma tekmeyi yerim; yedim biliyorum.. başkasının başlattığı hikayelerde esas kız olmak nedir biliyorum ve " öteki" olmak kısa zaman dilimleri içinde.. sırf başkaları öyle istediği için edepsizce..
savaş verip, çırpınıp, ikna için neredeyse yalvarıp, elinden gelen herşeyi yapıp; eli boş dönmek nedir bilirim ve -ne ironiktir ki- sonra bu mağlubiyet için şükretmek ne demek..
"kazanmalı kaybetmeliyim
aşk uğruna harbetmeliyim
bu kızı yeniden büyütmeliyim
farkındayım, farkındayım"
ilk 30 yılda hayatı keşfediyorsun sadece, varlığının anlamını bulmaya çalışıyorsun, kendine aidiyetin ne demek olduğunu anlıyorsun; çünkü, kendi ihanetin kadar acıtmaz hiçbiri; ağlasan da geçmez, unutamazsın.. kendini tanıyorsun, kurallarını koyuyorsun, hayat şah mat yapmasın diye seni erkenden, piyonlarını konumlandırıyorsun, gerekirse gözden çıkararak.. susmayı, yutkunmayı öğreniyorsun, heveslere kapılmamayı, ailenin değerini, gerçek dostlarını belirliyorsun, aşkı, ateşi, sevgiyi, dinginliği, huzur ve şefkat arayışını öğreniyorsun.. güveni test ediyorsun, "ölene kadar.." masallarına gülüyorsun biraz da, geride durmak, haddini bilmek bazı konularda daha olası geliyor sana.. resmin tamamına bakmaya çalışıyorsun artık, 1 yaklaşık sonuçlara razı olabiliyorsun, içten gülümsemenin, maneviyatın değerini anlıyorsun.. anne ve babanı bazen çocuğun gibi görüyor, şimdiden bir gün yokluklarına nasıl alışacağını hesaplıyor, mutlak sona alışmaya çalışıyorsun; kardeşinde destek buluyorsun.. ne olursa olsun "o" var diyorsun, yalnız ölme ihtimalini aklına getirmemeye çalışıyor; bir yerlerde mutlaka seni anlayacak, sevecek birinin olduğuna inandırıyorsun kendini..
"kendini seçemiyorsun
bırakıp kaçamıyorsun
yazmadığın bi hikayede
uzun ya da kısa vadede
az biraz keşfediyorsun
öteki olabilmeyi
yerine koyabilmeyi
geride durabilmeyi öğreniyorsun"
ben, 30 yaşımı doldurduğum bugün adım gibi biliyorum ki hayatı çook seviyorum..
ailemi, dostlarımı, tanıdıklarımı çok seviyorum, hatta bazen onları yoracak kadar çok, ifade edemediğim kadar çok..
belki ben severek yok ediyorum bazen yanımdakileri, severek uzaklaştırıyorum; bilemiyorum..
tek bildiğim şey şu;
"bu kızı yeniden büyütmeliyim
kor ateşlerde yürütmeliyim
değirmenlerde öğütmeliyim
farkındayım, farkındayım"
zynp
varoluşumun 30. yılında hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor; ağır aksak bazen, bazen hızlı hızlı..
son 3 senedir sürekli büyüyorum; ilk 27 sene olamadığı kadar hem de.. insan örselendikçe dayanıklı hale geliyor, sağlam kabuk bağlıyor, buruluyor ama dağılmıyor, biliyorum.. yaşananlar, niceliklerinden ziyade, nitelikleriyle büyütüyor sizi..
21. yy.da feleğin çemberi eski anlamını taşımıyor artık, o kadar uzaklarda durmuyor; özel sektörde çalışmak, en az 1 defa aşık olmak, paraya dayalı düzene sıkışıp kalmak, içiniz yanarak "eyvallah" demek bazen, sizi yanmadan çemberden geçiriyor bir şekilde.. ahlak kavramınız değişiyor biraz; azalmıyor, yok olmuyor ama şekli değişiyor daha insani ve toleranslı bir hal alıyor, çünkü hayat kuralları yıkıyor işte, ister istemez.. bu yüzyılda, kişiliğinizden ödün vermeden yaşayabilmek sizi kısıtlıyor, yoruyor.. bazen parasız ve aç, bazen yalnız bırakıyor, savuruyor kılıcını hayat, denk gelen nasibini alıyor..
2 farklı çağda yaşadım ben, 2 farklı çağdan geçtim; çağdaşlarımın nasıl yozlaştığını gördüm.. kitaplara, şiirlere sığınmak yetmedi bazen, arkadaşlar koruyamadı, engelleyemedi olacakları; ama ağladım geçti hep.. ağlamak, ruhun yıkanması sanki, bir iç tufan.. gözyaşları sonsuz bir kaynak, aklından geçeni içinden atan.. ağlayabilmek büyük meziyet, azaltmaz sizi, küçültmez yanlış kurulmuş cümleler gibi, iyi seçilmemiş acele sözcükler gibi kalp kırmaz.. ağlamak bir kabulleniş aslında sessizce yapılan, bir yakarış ve çözümsüzlüğü kabulleniş.. ağlamak, unutmanın başlangıcı, azalırken çoğalmak.. bir pazarlık hayatla..
"ne yapsan olmuyor gözüm
terketmiyor bizi hüzün
bir macera yaşamak dediğin
küçük zamanlar harmanı
sevindiğin üzüldüğün
hatırlamaktan ibaret
hatıralar nihayet
tesellisi çok zor sözün"
sözcükleri iyi kullanıyorum, dil dövüş sanatıyla uğraşıyorum, istersem güzel kalp kırabiliyorum sözcüklerle ama bir o kadar da kırılıyorum söylenenlere hatta daha söylenmemiş akıldan geçenlere.. akıldan geçerken fikirler, gözlerden de geçiyor çünkü.. ve onlar yalan söyleyemiyor insan ne kadar kirlenmiş olsa da..
mutluluk bir süreç değil, kendi kendime bunu tekrarlıyorum son zamanlarda, mutlu olduğum anların tadını çıkarmaya çalışıyorum.. geriye ne kadar zamanım kaldığını bilmiyorum, kaç mutlu an kaldı, kaç umut, kaç aşk.. sadece 5m. önümü görerek ilerlemeye çalışıyorum, önüme çıkanların hepsini hayatıma almıyorum, sadece değecek olanlarla görüşüyorum çünkü artık biliyorum ki; gereksiz eşyalar gibi gereksiz insanlar da var hayatta.. onları ihtiyacı olanlara bırakıyorum, ben genel olarak işime yaramayanı atıyorum, biriktirmiyorum..
"ne gemiler yaktım, ne gemiler yaktım
o kadar yandı ki canım sonunda karşıdan baktım
ne göreyim kendime yıldızlardan daha uzaktım"
birçok renk karıştırıyorum içimde, birçoğunu saklıyorum hatta, fazlaca göstermiyorum etrafa.. çok yakına gelmelisiniz, bütün önyargılardan arınarak, samimiyetle gülümseyerek, çok yakına gelmelisiniz ki kendimi gösterebileyim size.. içimdeki renk paletinin kapağını açabilmem için size güvenmeliyim yoksa yumuşak karnıma tekmeyi yerim; yedim biliyorum.. başkasının başlattığı hikayelerde esas kız olmak nedir biliyorum ve " öteki" olmak kısa zaman dilimleri içinde.. sırf başkaları öyle istediği için edepsizce..
savaş verip, çırpınıp, ikna için neredeyse yalvarıp, elinden gelen herşeyi yapıp; eli boş dönmek nedir bilirim ve -ne ironiktir ki- sonra bu mağlubiyet için şükretmek ne demek..
"kazanmalı kaybetmeliyim
aşk uğruna harbetmeliyim
bu kızı yeniden büyütmeliyim
farkındayım, farkındayım"
ilk 30 yılda hayatı keşfediyorsun sadece, varlığının anlamını bulmaya çalışıyorsun, kendine aidiyetin ne demek olduğunu anlıyorsun; çünkü, kendi ihanetin kadar acıtmaz hiçbiri; ağlasan da geçmez, unutamazsın.. kendini tanıyorsun, kurallarını koyuyorsun, hayat şah mat yapmasın diye seni erkenden, piyonlarını konumlandırıyorsun, gerekirse gözden çıkararak.. susmayı, yutkunmayı öğreniyorsun, heveslere kapılmamayı, ailenin değerini, gerçek dostlarını belirliyorsun, aşkı, ateşi, sevgiyi, dinginliği, huzur ve şefkat arayışını öğreniyorsun.. güveni test ediyorsun, "ölene kadar.." masallarına gülüyorsun biraz da, geride durmak, haddini bilmek bazı konularda daha olası geliyor sana.. resmin tamamına bakmaya çalışıyorsun artık, 1 yaklaşık sonuçlara razı olabiliyorsun, içten gülümsemenin, maneviyatın değerini anlıyorsun.. anne ve babanı bazen çocuğun gibi görüyor, şimdiden bir gün yokluklarına nasıl alışacağını hesaplıyor, mutlak sona alışmaya çalışıyorsun; kardeşinde destek buluyorsun.. ne olursa olsun "o" var diyorsun, yalnız ölme ihtimalini aklına getirmemeye çalışıyor; bir yerlerde mutlaka seni anlayacak, sevecek birinin olduğuna inandırıyorsun kendini..
"kendini seçemiyorsun
bırakıp kaçamıyorsun
yazmadığın bi hikayede
uzun ya da kısa vadede
az biraz keşfediyorsun
öteki olabilmeyi
yerine koyabilmeyi
geride durabilmeyi öğreniyorsun"
ben, 30 yaşımı doldurduğum bugün adım gibi biliyorum ki hayatı çook seviyorum..
ailemi, dostlarımı, tanıdıklarımı çok seviyorum, hatta bazen onları yoracak kadar çok, ifade edemediğim kadar çok..
belki ben severek yok ediyorum bazen yanımdakileri, severek uzaklaştırıyorum; bilemiyorum..
tek bildiğim şey şu;
"bu kızı yeniden büyütmeliyim
kor ateşlerde yürütmeliyim
değirmenlerde öğütmeliyim
farkındayım, farkındayım"
zynp
Çarşamba, Ağustos 01, 2007
babam..
has arkadaşım, şımarık çocuğum, huysuz büyüğüm..
şefkatini esirgemeyen, yapamasa da anlayan, isteyen, yanımda olan.. kollarının altına alan, esirgeyen..
aşkı öğrenmemi sağlayan, beklentilerimi artıran..
beni nazım'la tanıştıran, kanıma giren, aklımı çelen.. alışayım diye rakıya emziğimi batıran.. şiiri, kitabı hayatıma sokan..
bazen çocuk gibi; affetmeyi bilmeyen, bazen umarsız hiçbirşeye takılmayan, dengesiz, keyifli.. şaşkın, şakacı babam..
şimdi sen de yoksun ya; iyice tatsız oldu buralar, bir an önce gel de kolunun altına giriyim.. olan biteni unutmamak, sana uzun uzun anlatabilmek için aklımda tutmaya çalışıyorum ama olmuyor işte..
bir an önce gel de rakı içelim, annemle uğraşalım, kavga bile edebiliriz hatta..
yeter ki gel..
yeter ki..
biliyorum yetmez ama olsun.. kısa da olsa gel.. sana sarılmayı çok özledim..
ve bir yandan "yaşlanıyorum" ruh halinde gezerken bir yandan hep küçük kızın olarak kalabildiğime şaşıyorum..
seni ne zaman görsem şımarıyorum; kaçarı yok..
zynp
şefkatini esirgemeyen, yapamasa da anlayan, isteyen, yanımda olan.. kollarının altına alan, esirgeyen..
aşkı öğrenmemi sağlayan, beklentilerimi artıran..
beni nazım'la tanıştıran, kanıma giren, aklımı çelen.. alışayım diye rakıya emziğimi batıran.. şiiri, kitabı hayatıma sokan..
bazen çocuk gibi; affetmeyi bilmeyen, bazen umarsız hiçbirşeye takılmayan, dengesiz, keyifli.. şaşkın, şakacı babam..
şimdi sen de yoksun ya; iyice tatsız oldu buralar, bir an önce gel de kolunun altına giriyim.. olan biteni unutmamak, sana uzun uzun anlatabilmek için aklımda tutmaya çalışıyorum ama olmuyor işte..
bir an önce gel de rakı içelim, annemle uğraşalım, kavga bile edebiliriz hatta..
yeter ki gel..
yeter ki..
biliyorum yetmez ama olsun.. kısa da olsa gel.. sana sarılmayı çok özledim..
ve bir yandan "yaşlanıyorum" ruh halinde gezerken bir yandan hep küçük kızın olarak kalabildiğime şaşıyorum..
seni ne zaman görsem şımarıyorum; kaçarı yok..
zynp
Çarşamba, Temmuz 25, 2007
sokak köpeği..
kimbilir ne kadar dayak yemişti zamanında,
ne çok utanca ortak olmuştu..
ürkek gezerken;
elimi sevmek için uzatınca;
korkup kaçtı..
bense hayatımda ilk defa bu cesareti bulabilmiştim..
ama bilmesine olanak yoktu..
zynp
ne çok utanca ortak olmuştu..
ürkek gezerken;
elimi sevmek için uzatınca;
korkup kaçtı..
bense hayatımda ilk defa bu cesareti bulabilmiştim..
ama bilmesine olanak yoktu..
zynp
Salı, Temmuz 24, 2007
aklım..
başlarken atmıştık karşılıklı sıfırları ama gene de;
hesap tutmadı..
tam bölünemedim;
beni sana bölünce kalan çok oldu..
işe yaramaz bir parçam arttı..
atsan atılmaz, satsan satılmaz; elimde kaldı..
sana fazla geldi; kaçla çarpılırsan çarpıl erişemedin, ben denedim eksiltemedim..
dilime dolandı bazen, bazen elime..
aramıza girdi sonunda uzandı boylu boyunca yattı..
kalk deseydin efendi gibi kalkardı;
sen anlamadın dilinden, dürttün, kovdun, itekledin..
olacağı buydu;
bir daha suratına bile bakmadı..
zynp
hesap tutmadı..
tam bölünemedim;
beni sana bölünce kalan çok oldu..
işe yaramaz bir parçam arttı..
atsan atılmaz, satsan satılmaz; elimde kaldı..
sana fazla geldi; kaçla çarpılırsan çarpıl erişemedin, ben denedim eksiltemedim..
dilime dolandı bazen, bazen elime..
aramıza girdi sonunda uzandı boylu boyunca yattı..
kalk deseydin efendi gibi kalkardı;
sen anlamadın dilinden, dürttün, kovdun, itekledin..
olacağı buydu;
bir daha suratına bile bakmadı..
zynp
Çarşamba, Temmuz 11, 2007
Pazar, Temmuz 08, 2007
istanbul..
Koruyucu bir zırhtır, tanınmamak için kafaya itinasız geçirilmiş kapüşon ya da gece vakti takılmış anlamsız bir güneş gözlüğüdür...
Başka hiçbir şehirde değil ama İstanbul'da; karşılaşmak istemediğiniz biriyle karşılaşmazsınız; sessiz ortağınızdır sizin, saklar sizi kötülerden... Sanki mekanlar sizin için bir başkasına devreder, anılar kalır hafızada sadece, cafeler, restoranlar kapanır, yerlerine yenileri açılır, yeni acılar için malzeme sağlanır... Sizinki, başkası almasın diye mağazada arkaya sakladığınız askı gibi, bir tek sizin bildiğiniz yerde kalır, sadece bir sıra geride belki ama gözden uzakta işte... Arabayla hızlı geçilen caddede anılarınızı saklamak için devretmiş mekânlar göz kırpar size; sırrınızı tuttuklarını bilirsiniz, İstanbul sizi sevmiştir bir kere, ihanet etmez...
Kafanızdan atmak istediğiniz halde zaman zaman zihninizin kıyılarına vuran hatıra dalgaları bu şekilde engellenir, şehir öyle hızlı ayak uydurur ki değişime; değişime ayak uydurmakta zorlanan siz, kendinizi ayıplarsınız...
İstanbul, kapısını ağlamaklı çaldığınız bir dost, kardeşiniz, sorgusuz sualsiz sizi saracak sevgilidir; başka hiçbir şehre benzememesi bundandır, sizi ele vermez... İstediğiniz zaman nefes almak için kafanızı dışarı çıkarabilir, derin derin soluyabilir, korktuğunuz anda geri içine dalabilirsiniz... kimse anlamaz karabataklığınızı... iş-güç dersiniz, yeterli olur...
Ve en çok bir kadına benzer... Karşınıza alırsanız kötü olacak ama yanınızdaysa sizin için yapamayacağı şey olmayan şefkatli ama tehlikeli kadınlara...
Duru ve zeki, eğlenceli ama hüzünlü, güzel değil ama ilgi uyandıran cazip bir kadına benzer İstanbul, "tam asayiş" sağladığınızda kendini yok etmesi bundandır...
Suyunu ve havasını kirletirken bunun hesabını veren ilk kişi olacağınızı hesaba katmamışsınızdır. Siz onu kirletirsiniz. O sizi zehirler...
Kolay kolay terk edemezsiniz, kimliğinizin bir parçası olmuştur çoktan ve hastalıklı ilişkiniz böylece başlar. Anılarınızı saklar, zaaflarınızı, umutlarınızı ve yenilgilerinizi.
Ömrünüzün dönüm noktalarını farklı şehirlerde yaşadıysanız, mutlak bir bağlılık uzak gelebilir size. Geride bırakmalara alışmış olabilirsiniz ve bu, şehri değil sizi yorar daha çok. Şehir açığı kapar nasılsa, koynuna girmek isteyen onca kalabalıkla.
Bir konuşsa belki başınız yanacak, sırlar açığa çıkacak, elinizdekiler uçup gidecek ya da hasar alacaktır ama konuşmaz, yaralı bir kadın kadar ketum oturur.
Fazla hasar almayın diye kaplar sizi fark ettirmeden şeffaf kap kâğıtları gibi, örter üstünüzü. Dert ortağınız olur, oyalar, dinler sizi, mutlu eder. Sarmalar bir kadın gibi; sıcak tutar. Omzunda ağlayabilir, göğsünde uyuyabilir, gözlerinde kaybolabilirsiniz.
O gitmez, hareket etmez...
Belki çok kızarsa surat asar, dışlar sizi ama giden hep siz olursunuz; bir şehir sizi terk edemez. Bu yüzden en çok bir kadına benzer…
zynp
Başka hiçbir şehirde değil ama İstanbul'da; karşılaşmak istemediğiniz biriyle karşılaşmazsınız; sessiz ortağınızdır sizin, saklar sizi kötülerden... Sanki mekanlar sizin için bir başkasına devreder, anılar kalır hafızada sadece, cafeler, restoranlar kapanır, yerlerine yenileri açılır, yeni acılar için malzeme sağlanır... Sizinki, başkası almasın diye mağazada arkaya sakladığınız askı gibi, bir tek sizin bildiğiniz yerde kalır, sadece bir sıra geride belki ama gözden uzakta işte... Arabayla hızlı geçilen caddede anılarınızı saklamak için devretmiş mekânlar göz kırpar size; sırrınızı tuttuklarını bilirsiniz, İstanbul sizi sevmiştir bir kere, ihanet etmez...
Kafanızdan atmak istediğiniz halde zaman zaman zihninizin kıyılarına vuran hatıra dalgaları bu şekilde engellenir, şehir öyle hızlı ayak uydurur ki değişime; değişime ayak uydurmakta zorlanan siz, kendinizi ayıplarsınız...
İstanbul, kapısını ağlamaklı çaldığınız bir dost, kardeşiniz, sorgusuz sualsiz sizi saracak sevgilidir; başka hiçbir şehre benzememesi bundandır, sizi ele vermez... İstediğiniz zaman nefes almak için kafanızı dışarı çıkarabilir, derin derin soluyabilir, korktuğunuz anda geri içine dalabilirsiniz... kimse anlamaz karabataklığınızı... iş-güç dersiniz, yeterli olur...
Ve en çok bir kadına benzer... Karşınıza alırsanız kötü olacak ama yanınızdaysa sizin için yapamayacağı şey olmayan şefkatli ama tehlikeli kadınlara...
Duru ve zeki, eğlenceli ama hüzünlü, güzel değil ama ilgi uyandıran cazip bir kadına benzer İstanbul, "tam asayiş" sağladığınızda kendini yok etmesi bundandır...
Suyunu ve havasını kirletirken bunun hesabını veren ilk kişi olacağınızı hesaba katmamışsınızdır. Siz onu kirletirsiniz. O sizi zehirler...
Kolay kolay terk edemezsiniz, kimliğinizin bir parçası olmuştur çoktan ve hastalıklı ilişkiniz böylece başlar. Anılarınızı saklar, zaaflarınızı, umutlarınızı ve yenilgilerinizi.
Ömrünüzün dönüm noktalarını farklı şehirlerde yaşadıysanız, mutlak bir bağlılık uzak gelebilir size. Geride bırakmalara alışmış olabilirsiniz ve bu, şehri değil sizi yorar daha çok. Şehir açığı kapar nasılsa, koynuna girmek isteyen onca kalabalıkla.
Bir konuşsa belki başınız yanacak, sırlar açığa çıkacak, elinizdekiler uçup gidecek ya da hasar alacaktır ama konuşmaz, yaralı bir kadın kadar ketum oturur.
Fazla hasar almayın diye kaplar sizi fark ettirmeden şeffaf kap kâğıtları gibi, örter üstünüzü. Dert ortağınız olur, oyalar, dinler sizi, mutlu eder. Sarmalar bir kadın gibi; sıcak tutar. Omzunda ağlayabilir, göğsünde uyuyabilir, gözlerinde kaybolabilirsiniz.
O gitmez, hareket etmez...
Belki çok kızarsa surat asar, dışlar sizi ama giden hep siz olursunuz; bir şehir sizi terk edemez. Bu yüzden en çok bir kadına benzer…
zynp
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)